3 Temmuz 2011 Pazar

Bu Kadar Med Cezir'e, Bu Kadar Yarı Final



İki gün önce 2011 Wimblodun'un, ilk turlar da dahil olmak üzere en fiyasko günü yaşandı. Bir ay önceki Roland Garros yarı finalleri veya geçen seneki Wimbledon yarı finalleri bir yana dursun, iki gün önceki yarı finaller, ATP 250 turnuvasının çeyrek finalleri ile ancak kıyaslanabilirdi. Maçların unvanları ve etiketleri ne kadar üst düzeydeyse, kaliteleri de o denli yerlerde süründü. Bütün bu olumsuzluklara, iki maçta da birer tarafın kafasındaki problem(!) sebep oldu.

Tenisin enteresan bir yönü var. Bazı maçlarda, daha maçın ilk puanında bile, oyuncuların, surat ifadelerinden veya korttaki hal ve davranışlarından, o gün o maçla bir alakalarının olmadığı anlaşılabiliyor. Bu durumla daha çok, düşük puanlı turnuvalara katılan üst düzey tenisçilerde karşılaşılır. Bir şekilde o turnuvaya katılmışlardır ama, aslında o turnuva ile ilgili herhangi bir hedefleri yoktur. Bütün turnuvayı bitse de gitsek havasında oynarlar ve genelde de ilk turlarda elenirler. Sürpriz olarak görünen bu sonuçlar, aslında maçı izleyenler tarafından sürpriz olarak nitelenmez. Çünkü onlar, daha maçın ilk başlarında bir problem olduğunu anlarlar ve sonucu erkenden kestirebilirler.

Bu tarz konsantrasyon kayıplarıyla düşük profilli turnuvalarda sık sık karşılaşılmasını anlayabiliyorum. Ancak, Grand Slam'larda, özellikle de ilerleyen turlarda gördüğüm zaman çok yadırgıyorum. Malum yarı finallerden önce, yine 2011 Wimbledon'undan bir örnek vermek gerekirse, dördüncü turdaki Malisse - Tomic maçı bunun için biçilmiş kaftan. İlk üç turda son derece etkili bir performans sergileyip (Zverev, Florian Mayer ve Melzer'i yendi) Wimbledon dördüncü turuna çıkan Malisse, Tomic ile oynadığı maçın daha ilk puanından sonuna kadar garip bir ruh hali içindeydi. Hakemle diyalog, raketi kurcalama, kendi kendine sürekli bir söylenme hali ve umursamaz vuruşlar, Malisse'nin daha maçın başında kaybedeceğini izleyenlere gösterdi. Nitekim, Tomic karşısında hiçbir varlık gösteremeden, hatta bazı toplara bile koşmadan, 3-0 yenildi ve turnuvadan elendi.

Malisse örneğinin nevi şahsına münhasır bir örnek olduğunu düşünüp unutmuştum bile. Ta ki Djokovic karşısındaki Tsonga'yı görene kadar. Adam tam olarak, "Federer'i yendik bitti" modunda korta çıkmış. İsim olarak çok güzel bir mücadele vaat eden maçın içine tam anlamıyla etti ve gitti. İlk sette break avantajı kendisindeyken bile hiçbir şekilde maça konsantre değildi, aksine umursamaz tavırlar içerisindeydi. Turnuvanın favorisini elemişsin, artık bütün gözler sana çevrilmiş, sen bunu kortta yaptığın yapmacık şirinliklerle ve zorlama uçuşlarla idare et ve maçta hiç mücadele etmeden yenil. Son yıllarda turnuvaların kaderi oldu zaten; turnuvanın bir numaralı favorisini yenen raketin, arkasından hiçbir şey yapamadan elenmesi. Burada da Tsonga'nın şımarık hareketlerinde vuku buldu bu olay.

İkinci maçtaki mental yetersizlik ise bambaşka bir şekilde ortaya çıktı. Djokovic - Tsonga maçından istediğini alamayan bir modda oturup ekran başına geçen kitleler, ilk seti izledikten sonra dünya varmış nidaları atarken, durum yüz seksen derece tersine döndü ve maç, kendinden öncekini aratır hale geldi. Murray'ın bu turnuvadaki yarı final istikrarı devam etti ama, aynı zamanda yarı finallerdeki basiretsizlik istikrarı da devam etti. Maçın ikinci setindeki malum puanın ardından, olay tam olarak Nadal'ın gövde gösterisi haline dönüştü ve açıkçası final için bir meydan okuma oldu. Murray'ın oynadığı ilk set ise, kendisi açısından potansiyelini görebilmek için iyi bir anı olurken (ilerde, "bakın ben Nadal karşısında böyle de oynayabiliyorum" diyebilmek için), bizim açımızdan da bugünkü final maçı hakkında biraz fikir edinebilmemiz açısından iyi bir örnek teşkil etti.

Tenisin psikolojiyle alakasının her platformda hakkı veriliyor zaten. Ancak bu psikolojik bağ ikiye ayrılabilir. Birisi genel anlamda mental açıdan kendini her an hazır tutabilme olarak, diğeri ise maçın içerisindeki herhangi bir puana verilecek reaksiyonlarda kendini kontrol edebilme açısından değerlendirilebilir. 2011 Wimbledon yarı finallerinde, bu iki alanda da simge olabilecek iyi örnekler ortaya çıktı. Daha maçın başından, maçı çoktan kaybetmiş bir oyuncu ile, maçın ortasında çok iyi bir şekilde giderken bir puanla tamamen ters düz olan bir oyuncu örneği, uzun yıllar boyunca bu iki alanda çok iyi simgeler olacak. Hemen hemen yakın kalitede olan oyunculardan ise, bazılarının neden büyük oyuncu olarak anılacağı, bazılarının ise kariyerleri boyunca neden sıradan oyuncular olarak kalacağının cevabını, 2011 Wimbledon yarı finalleri bu örnekler sayesinde bize çok iyi göstermiş oldu.

Finalde ne olur?

Bu maçı değerlendirebilmek için en iyi göstergeler, oyuncuların buraya gelene kadar gösterdikleri performans. Djokovic'in bazı maçlardaki agresif taraflarını görmezden gelirsek, kaldığı yerden yoluna devam ediyor ve serinin bitmesi, onu herhangi bir açıdan etkilememiş. Halen iyi oyununu sürdürüyor ve finale çıkan yolda da bu performansını görebildik. Nadal ise üst üste üç turda aynı tip oyuncularla (Muller, Del Potro ve Fish) oynadığı için ve bu tip oyun tarzının Nadal'a sökmediğini zaten bildiğimiz için, kendisinin turnuva performansını tam anlamıyla görebilme fırsatımız olmadı. Kendi açımdan baz alacağım tek mücadele var, o da Murray ile oynadığı maçın ilk seti. Bu sette olanlar da malum. Karşı tarafındaki raket de en az onun kadar sabırlı ve hatasız oynadığı zaman, bir anda işin rengi değişiyor ve Nadal için tehlike çanları çalabiliyor. Djokovic ve teknik ekibi de bu durumu iyi analiz etmişlerdir mutlaka. Üstelik son dört maçı Djokovic kazandığı için de, rüzgar şu anda Djokovic'ten yana esiyor gibi. Ben de kendi adıma, Murray - Nadal maçının ilk setini baz alarak, yeni birinciyi daha şanslı görüyorum. Ama en önemlisi, yarı finallerde kursağımızda kalan tenis keyfini, bu maçta olsun yaşamak istiyorum; tenisçiler de bu durumun farkındalardır umarım.